Ev Taşımak

Adamların ter kokusu gitgide her yanı sarıyor, yaptıklarına yetişmen mümkün değil, dağınıklık artıyor; ben geride terk edilen olarak kalacağım. Ama neyse ki şu kadın var elinden geleni yapıyor derli toplu kalabilmem için. Buzdolabı mı çıktı hemen yere dökülen suları siliyor. Silmese gelip gidenin ayak izleriyle krem renkli taşlar leş gibi olacak birazdan. Bulaşık makinesini çıkaran adam öyle hoyrat davrandı ki hortum yerlere kirli sularını boşalttı. Hortumun suçu yok adam fazla kuvvetliydi, çekti çıkardı makineyi tabii hortum yerinde kalabilir mi savruldu zavallıcık.
Üst kattan yatağı indirirken çok zorlandılar merdivenden döne dine inmek, peh! İkizmiş ben de ilk kez tanışmış oldum. Görmemle tıra yüklenmesi bir oldu. Yeni eve gidecek olsam tanışıklık bir işe yarardı ama maalesef burada eski evde kalacağım. Beni şu kadın var ya, gitmeyecekler arasında saydı. Ayna da kalıyor neyse onunla sohbet ederiz artık. O eski moda gülü ile pek komik kaçıyor on yıldan sonra ama neyse kurumlu kurumlu merdiven altında durmaya devam edecek anlaşılan. Beyaz kitaplık da kalanlar arasında ama uzak köşede duruyor, sadece ucunu görebiliyorum. Yeşil tabure de kalıyor ama onu kesin bir iki hafta içinde mutfak masası aldırır, onu pek severdi ben biliyorum, kesin aldıracak. Torpilli n’olucak… Kendisine de söyledim, sıkı dostluğun ödüllendirilir dedim göz kırptım, anlamazmış gibi baktı. Pokerci n’olcak..
Neyse perdeler kalıyor, onlar da gitseydi dışarıdan gelip geçenin bakışlarından kurtulamazdık. Dur bakalım evin içi nasılmış, eğilir mutfak camından bakarlar…hop mahremiyetimiz nerede der dururduk artık. İyi oldu şu dantel perdeleri severdim zaten kaldılar sohbet ederiz işte. Birisinin raptiyesi düşmüştü de şu kadın uygun raptiye bulacak diye deli olmuştu. İşte görüyorsun bırakıp gidiyor, kim bilir yeni evde mutfağa ne perdeler takacak, danteller burada kaldığına göre kafasında stor perde falan vardır artık. Ya her güzel şey kısa sürer demedim mi danteller!
Üst kattan bebek yatağı inmedi demek ki ikinci bebeği yapmayacaklar, hıh ben de zaten şu kadından pek ümitli değildim. Bu kim ikinci çocuk kim? Ee ne vermedin o zaman yatağı, ver bari biri kullansın, de mi? Yok malı kıymetli illa tutacak. Turşusunu da kurar bu.
Ben asıl verandadaki masa gidiyor mu onu merak ediyorum ama son dakikaya kadar anlamak zor, ben kalır diyorum güllü ayna gider diyor. Bakalım göreceğiz. Küçük tuvalet olduğu gibi kaldı, şaştım doğrusu. Yok yok bu kadın var ya oradaki yapma çiçekleri falan kesin alır bırakmaz, evi gezenler süslü görsün diye bırakmıştır, o ne hindir o!
Kalanlar üzülüyor ama ben ne işiniz var yeni evde diyorum onlara. Vın vın matkap sesleri, yeni raflar, tuvalet kağıdı askıları, lambalar takılırken dur durak olmayacak, gürültüden durulmayacak. Oran buran çizilecek, toz toplanacak falan. Kapılar çarpacak, o bu çalışmayacak, hiçbir şeyin en az iki hafta yeri belli olmayacak, oradan oraya uydun mu diye taşıyıp, uzaktan seyredecekler. Sen yerini beğensen şu kadın beğenmeyecek. O çiçeği yanına, tanımadığın bir çerçeveyi üstüne koyacaklar, hadi dost olun diyecekler. Dostluk için yıllar gerek öyle hemen olur mu hiç? Olmadı rengini değiştirmek isteyecekler. Yok! Ben geride kalmaktan memnunum. Yeni evleri hiç sevmem. Dostluk kurman gereken yeni kapı kolları, pencereler, büyük küçük banyolar, dar odalar… fenalık gelir bana.
Ya o havasız tırda geçireceğin iki üç saate ne demeli.
Boşver ben burada eski evimde iyiyim, yeni ev sevenler ileri, marş.

Comments Off

Filed under Ağlasam mı Gülsem mi

ÜN

Ajda Pekkan yakınlarda yayınlanmış bir ropörtajında şöyle diyordu: Bir Ajda var, bir de Ajda Pekkan! Kendisini Ajda Pekkan’a devamlı hizmet eder halde tutarmış; Gıdasıyla, fiziğiyle ve her şeyiyle.
Ün böyle bir bela herhalde, dış göz devamlı üzerinde ve sen en kolay çözüm yolu olarak kendini ikiye bölmeyi buluyorsun. Yataktan dağınık saçlarla kalkan, ağdası gelen (söz meclisten dışarı), tırnakları kırılan kadın ile sahnede pırıltılı makyajı mavi ışıklar altında parlayan kadın. Belki de ikiye bölmek kendini, yani Ajda’nın yaptığı en iyi çözümdür. Diğerleri ne yapıyor? Ya kendine kalan dağınık saçlı kadın ya da erkek halini ellenmeyecek bir şey olarak korumak adına hırçınlaşıyorlar (Ör. Ozan Güven’in muhabirlerle atışması) ya da tamamen bu hallerini hiç göz önüne çıkarmamak için saklanıyorlar (Ör. Tarkan).
O zaman özetle;
Kendini ikiye bölenler, hırçınlaşanlar, saklananlar olarak ünlüleri bölebiliriz. Ya da ünlü olanların baş etme yöntemleri diyebiliriz. Bir de hiç baş etme gereği duymayanlar var. Yıldız Tilbe öyle bence, Amy Winehouse da öyleydi bence, bir zamanlar B. Spears da. Baş etme gereği duymayanlara, geldiği gibi davrananlar da diyebiliriz; küfredebiliyorlar, saklanabiliyorlar ya da espri yapabiliyorlar.
Ama görüyorum ki bu ünlü olma halini çok da kendine dert etmeden taşıyabilen az ünlü var. Çünkü sınıfsal olarak sorunlu bir kesimden geliyorlar, arkalarında anne babaları bulunanı çok az ya da bulunma nedenleri sadece para oluyor. O nedenle zorlu bir yolculuk ünlü olmak. Göz önünde olma halini kendi olabilenler atlatabiliyor ancak. Esnek olup espri yapabilenler az hasarla geçebiliyor bu yoldan. Saklananlar ara sıra acaba çok mu saklandım diye ortaya fazla çıkıyorlar. Az konuşanlar az mı konuştum dur biraz konuşayım deyip zorlama demeçler veriyorlar. Bikinili poz vermeyenler dur vereyim deyip ani çıkış yapıp şaşırtıyorlar, doğrusu elbet tek doğru olarak yok ama Ajda Pekkan’ın yaptığı belki de yıllarca ünlü olmayı taşıyabilmenin en ideal yolu. Maskeye hizmet eden bir kendini adayan olmak… Pişmanlık var mıdır bu yolun sonunda? Elbette vardır, maske için değil de maskeyi takan için.

Comments Off

Filed under Gün Bugün

Anneannem

Anneannem anlatıyor ben aklıma yazıyorum. Kırmızı pancarı alıp haşlıyorsun sonra ince dilimleyip sirkeli, sarımsaklı suda biraz da zeytinyağı koyarak bekletiyorsun, istersen kırmızı suyundan da koyuyorsun. Anneannem biliyor benim bu tarz işlere pek girişmediğimi. Onun için aklımda kalsın diye detaylı anlatıyor. (Sanki masal anlatır gibi, masalları da çok iyi anlatırdı. “Fatma Gaga gı gı gı” masalını bir gün anlatırım size. Hep aynı kelimeler, hep aynı ifadeler ama aynı masalı defalarca dinlememe neden olurdu.)
Ama bu sefer öyle güzel tarif etti ki ben de yapmak istedim ve en kısa sürede yapacağım da. Yemeklerini nasıl da över: “Yeme de yanın da yat der.” Bu lafı beni hep güldürmüştür. Yemeyip de yanında yattığım bir elbasan tava, kalbura basma gelir gözlerimin önüne. Uzanmışım yemeğin yanında, güzelliğini seyrediyorum. Çok komik değil mi?
Anneannem komiktir, saçlarını kestirmiş 15 TL ödemiş. “Bütün gece uyuyamadım, uyandım uyandım nasıl da 15 lira verdim bir saç kesimine dedim” diyor. Aligarson kestirirdim 2 lira bilemedin 3 lira verirdim 15 lira da neyin nesi diyor. Çok gelmiş belli. Ama insan seksen dört yıl yaşayınca, ömrünün “ölmez de sağ kalırsam” kısmına gelirse paranın alım gücü karşısında aklı durmaz da ne olur?
Ne kıymetlidir bir yaşlıyla yakın olmak, hele anlatmasını sevenine denk gelirseniz. Anneannem anlatır, kendi gençliğini, yaşadıklarını, örnek alınacak her şeyi anlatır. Yemek pişirmek için ateş yakılan dönemden şimdiki fırınlara yıllar içindeki değişimden tut, kadınların kendi sütyenlerini diktikleri dönemleri bile anlatır. Telefonda vaktim yoksa arayayım dediğimde sesini duydum tamam yeter der.
Pratiktir, zekidir, insan canlısıdır. Yaşlanınca onun gibi olmak istiyorum. Keyifli, hayatı yaşaya yaşaya eskitmiş olmak istiyorum. Ununu elemiş, eleğini asmış bir havada olmak istiyorum. Acı çeken yaşlılardan olmak istemiyorum; hastalık konuşan, gelini çekiştiren, geçmişten kopamayanlardan olmak istemiyorum. Gülümsemek, neşe yaymak, dostlarımla sohbet etmek, torunlarımın elektronik aletlerini merak etmek istiyorum.
Neşeyle eskiteyim şu hayatı, iyi fikir.

Comments Off

Filed under Uncategorized

Genç İnsanlar

1.Gözlem
Bir genç kız, ben otobüs durağında beklerken apartmanın kapısını açtı elinde köpeği, yürüyüşe çıktığı belli olan bir halde (çantası yoktu yanında) aramıza yani kaldırıma katıldı. Çizmeleri hoş, saçları sarı, bedeni ince ne zarif derken; köpeğin tuvaleti geldi. Bir adım arkamda kaldırımın ortasında, insanların orada otobüs için bekleşmesine aldırmadan köpeğinin kakasını kaldırımın ortasına kondurmasına izin verdi. Bir anda o tatlı genç kızın zarifliği yerini duyarsızlığa, kendi dışındaki her şeye gösterdiği vurdumduymazlığa, şımarıklığa, hatta neredeyse hepimize “fuck you”ya dönüşüverdi.
2. Gözlem
Yeditepe üniversitesi civarında, gençlerin takıldığı kafelerden birisine doğru arabamı park etmiş yürüyorum. Daha arabayı yeni kilitlemişim kaldırıma adımımı attım, uzun bir genç adam uzun bacaklı köpeği ile önümden geçmekte, geçsinler de ilerleyeyim derken… köpeğin kakası geldi ve oracıkta bir metre sonra masalarda insanların yemek yediği yerde, kapının girişinde, kaldırımın ortasında, gözümün karasında kaka kaldırıma yapıştı. Muhtemelen hayvancık hastaydı ve tek seferde değil de ishal olduğundan birkaç seferde manzaramızın içine etti.
Ben artık bu kadarı fazla dedim ve bu ne rezalet deyip olaya giriştim, genç adam utandı, sıkıldı ama eline torba alıp da çıkmadığı için köpeği çekiştirip yürümeye çalıştı.
Ne yapacağız bu köpek baktığını sanan kişileri, elbirliği ile her gördüğümüz yerde çık çık çık yapmak da çözüm değil ki. Ana babaları ile mi konuşsak? Çocuklara tuvalet eğitimi üç – dört yaşında verilebiliyor, ya bu gençlere hangi yaşlarda versek?

Comments Off

Filed under Güncel

Kuaför Sorunsalı

“İçinden Tren Geçen Oyun” vardı bir zamanlar. Bizim içinden Erkek Geçen Kuaförümüz var. Evet gittiğim kuaförde bir bölüm yenilendi ve erkeklere hizmet verir hale geldi. Salona giren erkekler de biz koltuklarda manikür yaptırıp saçlarımızı boyatmış halde hortlak gibi otururken arkamızdan geçip gidiyorlar. Mahremiyet duygusu zaten zorlanırken adamların arkamdan geçip gitmesi ara sıra değil her zaman sinirimi zıplatır oldu. Bugün de geçtiler, sonra iş görüşmelerini yaptılar cep telefonlarından, yüksek kahkahalar attılar ve bizi rahatsız ettiler.
Hiçbir kadını kuaförde, cep telefonundan konuşurken “Evet “re-finance” yapmak istiyoruz, asıl amacımız bu” derken duyamazsınız. Yemek tarifi verirken olabilir, ekrandaki şarkıcının sevgilisi hakkında konuşurken pekala olur, saçının rengi hakkında kapris yaparken, saçını tarayan oğlanla flörtleşirken olur ama “re-finance” hayır olmaz. Biz bize olmak güvenli hissettirir kuaförde, saçını tarayan ve yıkayanların erkek olmasına aldırmazsın, onlar da aldırmaz. Kendi halinde bir ortam oluşur.
Hiç gitmeyecek denli kuaförden kaçmıyorum ama ilişkimizi az ve öz tutmaya çalışıyorum. Konuşmak yerine dergilere gömülüp sosyetenin botoks savaşını izlemeyi seviyorum. Ya da takı yapma merakını, nasıl bir yaratıcılıktır anlamaya çalışıyorum. Tüm sosyetik kadınlar iş kadınlığını takı tasarımı ile sınırlamış durumdalar: Peynir üreten, patates ekimi yaptırıyorum diyen çıkmıyor öldür Allah. Her şeyin dizayn kısmı ile ilgililer onu anlıyorum; Giysi dizaynı, yemek dizaynı, takı dizaynı… sır dizayn işinde.
Birisine dokunmak mahrem alanına girmek olduğu için, eline, ayağına, saçına dokunan kuaför çalışanları acaba bu yazımı okur mu diye düşünüyorum, ne iyi olur okusalar. Öncelikle saçları yıkarken suyu çok sıcak ya da çok soğuk açanlar ayarlamayı öğrenseler. Sonra boya sürerken alnımızı da kulağımızı da boyamasalar, hırpalayarak saçı çitilemeseler, yavaş yavaş yıkarken içimizi bayıltmasalar. Çünkü başka birisini kendi alanında burnunun dibinde hissetmek pek de hoş değildir, insan belli bir irade ile bunu yaptırmayı kabul eder ama sürenin nasıl uzayıp kısaldığı ile yakından ilgilidir. Dokunuşun tipi detayına hiç girmiyorum onu tesettür kuaförlerine giderek çözmek isteyen belki çözebilir.
İş yapan arkadaşlara önerim çabucak tecrübe edinmeleri ve gereksiz yavaşlıktan kurtulmaları, iş kadarını yapıp ama iyi yapmaya çalışmaları. Ortalama bir zaman diliminde fön bitmeli, tırnaklar taşırılmadan boyanmalı, saçlar yıkanırken saç derisi, masaj amaçlı talep gelmiyorsa ovulmamalı… kısacası her yapılanın profesyonelce işe hizmet eder halde olmasını belirleyen süre aşılmamalı, öf pöf yapan müşteriye hak verilmeli.
Geçen gün sıcak bir günde fön çektirirken iki kişi biri solumda biri sağımda saçlarımı çekiştirirken bir anda lütfen bir kişi devam edebilir mi dedim. Şunu fark etmiştim; bu iki oğlan asla uzun saçlı olmamışlardı, saçlarını ortadan ayırıp, iki kişiye aynı anda fönletmemişlerdi. Bunu onlara da söyledim. Ensemdeki saçların boyanmadan unutulduğu, ellerimin kanadığı, saçlarımda renk farklılıkları ile dolaştığımı zamanları geçelim. Bir dahaki sefere kadar mahremiyetim bana kalsın.

Comments Off

Filed under Güncel

S=v.t

Tavşan dese ki bugün momentumu anlatacağım sizlere. Hepimiz şaşarız. Biz kimiz acaba? Kim olalım tavşandan ders dinlemeye gelen öğrenciler. Tahtaya geçşe beyaz ponpon kuyruğunu bize dönse s=v.t yazsa. En sevdiğim formül bu olsa.
Kapı koluna basarken uyguladığımız kuvveti vektörlere ayırsa. Öylece baksak; tavşan olduğu için değil iyi anlattığı için, anlayıverdiğimiz için, kimi hocalar gibi öğretmemekte direnmediği için. X ekseni etrafında döndürdüğünde ortaya çıkan şeklin hacmini şıp diye nasıl bulacağımızı gösterse, hayran kalsak.
Ah ah bir beyaz tavşandan neler öğrendik desek, şaşırtsak teneffüste diğerlerini.
Olur mu böyle bir şey?
Bilmem hiç tavşan öğretmenim olmadı. Sevecen oldukları, öğretmek için anlattıkları kesin.
Az rastlanır böylesine, kıymetini bilin tavşan öğretmeninizin.

Comments Off

Filed under Uncategorized

AVM

Yerin dört kat altında galiba kırmızı otoparktayız, nereye koyduk bakalım ki sonra bulalım B57… boyle bir sayı, akılda tutmak zorundasın. Bu yere sahip olabilmek için oklarla sınırlandırılmış yoldan sapmamaya çalışarak ve her yeni katta yer olmadığını görüp en iyisi aşağıya inmek diyerek, dön dön indik. Sonra alışveriş merkezi, alışveriş merkezi, alışveriş merkezi…yazan levhaların oklarına dikkat ettik nereyi gösterdiklerine baktık. O yöne doğru yürümeye başladık. Neyse alışveriş merkezine çıkan kapıyı bulduk, çantamızı x-ray’den geçsin diye bandın üzerine koyduk. Elimizde kalan telefonu başka bir bölüme yerleştirdik. Geçtik. Döndük, çantayı telefonu aldık. Kim mi ? Ben ve bana yön gösteren zihnim. Daha bitmedi. Yeryüzüne çıkmak için asansörü deneyelim dedik, bir de baktık ki yukarılara çıkmayan hep otoparklara inene binmişiz, nereden anladık çünkü b1 b2 b3 yazmasından. Nasıl anladık bilmem? Çıktık asansörden karşımıza denk gelen yürüyen merdivelere yöneldik. Durduk sağ tarafa çekildik, yolu kapatmadık. Arkamızdaki genç sırtında true blue yazan, hızla yukarı yürümeye devam etti. Meğer yolunu kapatmışız da sesini çıkarmamış true blue!? Hep sağda kaldık, dengemizi bozmamaya çalışarak. Gelen kata ayaklarımızı uydurduk ve bastık hop rahatız. Tanıdığımız logolara baktık, oh rahatız hepsi yerli yerinde. İyi hissettik. Dükkanlar bir yere gitmemiş. İndirim etiketleri sallanıyor havada. Yalnız erkekler küçük masalarında laptoplarını açmışlar yazıyorlar. Kime? Bilinmez. Uzun topuklu giymiş kadınlar geçiyor. Çocuklu kadınlar yok burada ya da bebek arabalı. Bu kadar insan neden buradayız? Hiçbirinizi de bir yerden gözüm ısırmıyor. Peki bu kadar insan merhabalaşmadan birbirimize gülümsemeden nasıl teğet geçiyoruz birbirimize. Hiç mi tanışmadık bir yerde? Belki otoparkta gördüm sizi, belki yürüyen merdivende ben çıkarken siz iniyordunuz. Bana yol verdiniz çarpmamam için. Aramızda bir hukuk oluşmaz mı yani aynı avm’yi kullandık diyemez miyiz? Otoparkta arabanızı benden iki önce siz bıraktınız belki de arabamın şimdi durduğu yere. Benim kahve içtiğim şu anki fincandan kimler içti desem 2000 kişi dizilmez mi sıraya? Tanışıyoruz bir yerlerden işte. Kullandığım klozeti kullananlar desem korkuyorum kaç kişi dizilecek şimdi buraya. Bastığımız asansör butonu, yaslandığımız yastık, ellediğimiz vazo, dokunduğumuz etek bizi tanış yapmıyorsa ne dolanıyoruz buralarda peki?

Comments Off

Filed under İstanbul - Köşe Kapmaca

Zihinsiz

En sevdiğim filmlerden birisi Minority Report; şimdi kafama takıldı, neden kahinlerin suyun içinde kalmaları gerekiyordu, hatırlayamadım. Bir kez daha izlemeliyim belki de.
Zihinsiz kalsak diye düşünüyorum bu aralar: Teslim etsek ve zihinlerimizden kurtulsak. Bazen insanları kafalarının gerisinde gri bulutlarla dolaşırken düşlüyorum. O bulutun içinde dönen binlerce düşünce ve sen belki de enerjinin büyük kısmını onu şarj etmeye ayırıyorsun, bilemezsin ki. Annen onu dedi, çocuktun. Öğretmenin yapamazsın dedi, gibi zırvalarla dolaş dur.
Ayna koysak sırtımıza ve geleni geri püskürtsek; kendini aynada görse zihnimizin kurtçukları ve geri gitseler. Biz de açık ferah bir zihinle kalakalsak. Kim tutar bizi. Belki de kimse tutamaz. Yapmak istediklerimizi deneyecek gücü buluruz, kısıtlarımızı geride bırakırız, büyürüz de büyürüz.
Zihnimizi işgal için yine de saldıranlara da dönüp hiç hazır olmadıkları anda “Seni seviyorum” desek. Eriyip yağ gibi akıp gitseler hayatımızdan bu ani seni seviyorum karşısında. Seni seviyorumla püskürtün ne varsa kafanıza takılan. Ben öyle yapıyorum; seni seviyorum dediğimde darmadağın olduklarını fark ettim. Puff diye hava baloncuklarının patladığı gibi patlayıp kayboluyorlar. Zaten yoklar da, sevgiye temas edene kadar bir nebze var olmayı başarıyorlar ama sevginin kendisine dayanmak mümkün mü, toz!
Bakalım kimler sahici? “Seni seviyorum.”

Comments Off

Filed under Hindistan Beni Çağırdı

Bırakıp Gitmeyi Bilenler

Teoman müziği bırakıyorum dedi, herkes yorum yaptı. Ben insanın bırakıp da gitmesini kutsayan birisi olduğum için takdir ettim. Çok da üzerine düşünmedim. Ama geçen gün Alper Görmüş’ün Taraf gazetesindeki Teoman’ın vedası üzerine yazısını okuyunca tekrar konuya döndüm.
Çocukluğu boyunca Teoman hep, “Baban yaşasaydı her şey daha güzel olurdu” cümlesini duymuş. Babam yaşasaydı müzik yapmazdım ama daha mutlu bir insan olurdum diyor. Bu cümle bana, kişisel gelişimin ne olduğunu söyleyen bir uzmanı hatırlattı. “Kişisel gelişim haydi mutlu ve huzurlu olalım diye yola çıkılacak bir şey değildir; özellikle de şu dört unsur olmadan kişisel gelişim yaşanamadığını gözlemledim diyordu. 1)Yoksunluk 2) Acı 3) Trajedi 4) Disiplin olmadan kişi tekamül edemiyor kısacası. Murat Bilgili’ye aitti bu çıkarım.
Kendimce tanıdığım tüm kişisel gelişim gurularında ben de bunu gözlemledim, kişi bir yerlerde bir yoksunluk yaşıyor, acı çekiyor, zorlanıyor. İçinden çıkılmaz hal aldığında uzakta beliren bir şeye tutunuyor. O andan sonra artık eski kendisi ortadan kalkıyor. Kılıfını geride bırakıp tazeleniyor. Her şeye biraz daha yukardan bakma şansı doğuyor.
Teoman da galiba bu dört unsurun birkaçını yaşıyarak/taşıyarak müzik yapıyordu ve durup ne yapıyorum dedi. Saygı duymak lazım, bitti diyebilmek, durmak istediğini fark etmek bunlar çok güzel erdemler. İnsanların açlıklarından beslendikleri zaman fark edemedikleri incelikleri; böyle durmasını, gitmesini bilenler sayesinde anlamak mümkün biraz da.
Gördüklerimize kapıldığımızı fark ettirmeleri güzel,
fazla ciddiye alma demeleri güzel,
ellerindekileri bırakabilirsin korkma demeleri güzel,
güldüğümden çok ağlıyorsam gitme vaktidir demeleri güzel…
Beş saat denizi seyreden adam, çok kitap okuyan adamdan benim için daha değerlidir diyor Teoman.
Güzel seyirler Teoman’ın olsun. Yaşayamayacağımız an bizim değildir haklısın Teoman.
Bırakıyorum diyene dek tüm yaptıklarını bize hediye ettiğin o tek dizeyle anacağım:
“Babamın öldüğü yaştayım.”

Comments Off

Filed under Güncel

İntihal ve BrickLane

Elif Şafak’ın kitabının bir başka yazardan çalıntı olduğunu söyleyen bir iddia ortaya çıkmış. Kitabı okumadım yorum yapamayacağım. Ama bir yazar için bu büyük bir talihsizliktir bunu da biliyorum. Kitabını bir heves raflara çıkartıyorsun, hop birileri çalıntı diyor.
Göçmenleri anlatan bir roman olduğu için Monica Ali’nin BrickLane adlı romanı da konuya bir yerinden dahil olmuş; ya işte ben o noktada kaldım. Monica Ali’nin BrickLane’i bir milattır bana. Hamileyken Gamzeciğim hediye etmişti. Severek biraz da oradaki kadın kahramana üzülerek bebeğime hazırlanmıştım. Ne başarılı yazılmış, nasıl insanı Bangladeş’e oradaki kızkardeşin yanına götüren, sonra mektuplarla tekrar Londra’da bir eve tıkılıp kalmış hayatı tupperware denen şeyler arasında geçen kadının yanına getiren… evin odalarının ruhsuzluğunu, kocanın kasılıp kalmış hayatını hissettiren, Kerim’in cesaretiyle süslenmiş güzeller güzeli göçmenliğin içini okumuş bir kitaptır.
Göçüp gidiyorsan artık geri dönmenin mümkün olmadığını oraya ait olmak için elinden geleni yapman gerektiğini neredeyse Monica Ali sayesinde derinden anlamıştım. Geri dönmek bir hayal, dön ama nereye anılarına mı? Ben Londralıyım der genç kız babasına, buraya aidim Bangladeş’e değil der. Baba geri döner, karısı ve çocukları kalırlar. O eve tıkılmış, televizyondan başka bir şey tanımayan kadın, dışarı çıkıp hayatını kurma cesareti gösterir yıllar sonra: Dikiş dikerek.
Geride kalan, terk ettiğin ülkeye ait olan geleneklere itaat, kocaya itaat, kendin olamamak, geriye dönememek, öylece oyalanmak, yavaş yavaş akıllanmak ama çıkışı bulamamak… çok ağır romandır “BrickLane.”
Rakiplerin büyük olunca yazarlıkta terazi senden yana basmıyor belki de.

Comments Off

Filed under Güncel